AŞIK ZÜLALİ
13/1/2008
ZÜLÂLÎ
Zülâlî, Büyük Osmanlı Devleti'nin en doğu ucunda, ücra bir yer olan Posof'un Suskap (şimdi Aşıkzülali) köyünde dünyaya gelmiştir.
O zamanlar Posof, Ahıska vilâyetine bağlı bir sancaktı. 1828 Osmanlı-Rus savaşını müteakip Ahıska Ruslara bırakılınca, eyalet merkezi Oltu'ya taşındı. Tanzimat'tan sonra eyalet sistemi kaldırıldı, vilâyetler kuruldu. Bu sırada Posof, Erzurum vilâyetinin Oltu Sancağına bağlı Ardahan kazasının bir nahiyesiydi. Ahıska vilâyetinden olan Zülâlî, aynı zamanda bir Erzurumlu olarak dünyaya gelmişti denilebilir. Bugün Oltu, Erzurum'a bağlı, Posof da Ardahan iline bağlı birer ilçedir.
1873 yılı baharında dünyaya gelen Zülâlî, 1878 yılında, henüz çocukluk çağındayken küçücük dünyasında yeni bir Rus fırtınasının fecî saldırısını hissetti. Zira halkımızın 93 Harbi dediği büyük savaş başlamıştı. Uzun zamandan beri topyekün bir taarruza hazırlanan Rus sürüleri karşısında Osmanlı Devleti zayıf düşmüştü. Rumeli'den ve Kafkas cephesinden saldıran Ruslar, batıda İstanbul önlerine, doğuda Erzurum'a kadar ilerlediler.
3 Mart 1878 tarihli Yeşilköy Antlaşması'yla sona eren savaş, Zülâlî'nin memleketini anavatandan ayırmıştı. Şimdi, Ahıska'dan sonra Kars, Ardahan ve Artvin dahil Batum da Ruslara verilmişti.
Esaret hayatını kabul edemeyen halk, göç etmeye başladı. Bölgeyi Ruslaştırmak isteyen Rus yönetimi de bu göçleri teşvik ediyordu.
Müstemleke idaresinin ağır şartları altında büyüyen Yusuf Zülâlî, yedi yaşında köy medresesine gönderildi. Burada okuma, yazma ve hesap öğrendi; Kur'anı hatim etti. Yine bu çağlarda ünlü halk şâirleri Âşık Garip, Kerem, Ömer, Dertli ve Şah İsmail'in hikâye ve şiirlerini okudu.
Zülâlî, okuduklarının da etkisinde kalarak 11-13 yaşlarında ilk aşk ve ilk âşıklık rüyasıyla şiir denemeleri yaptı. 1888 yılında on altı yaşında iken kendisini bir âşık olarak gördü ve ilk deyişmesini, saz çalmayan, şiirlerini değnek tutarak söyleyen Sinsatip-Yolağzı köyünden Âşık Sıdkî'yle yaptı.
Sıdkî'yle yaptığı karşılaşma onun cesaretini daha da artırdı ve aynı yılın sonbaharında Ulgar yaylasında Ahıskalı Musevî Türk halk şâiri Ahdarî'yle deyişti. Çıldır'ın Suhara köyüne giderek ünlü Âşık Şenlik'le uzun soluklu bir deyişme yaptı. Üstadım Şenlik dediği yaşça da kendisinden büyük olan âşıkla dostça ayrıldı. Dönüşte Damal'da Âşık Seyhatî'yle deyişti.
1890 yılında çırağı İskender'i de yanına alıp Posof ve Ahıska köylerini dolaşarak âşıklık etti. Aynı yılın sonbaharında Batum'da ünlü Âşık Kararî'yle deyişti. Yine bu sene Şavşatlı Pambuk Hanımla evlendi.
Batum, Ahıska, Ardahan, Artvin, Ardanuç ve Yusufeli gibi yakın çevrelerde gezip dolaşarak birçok âşıkla karşılaştı, âşıklık kudretini gösterdi, büyük bir şöhret kazandı.
Zülâlî, çırağı Varhanalı Abbas'la birlikte, 1891 baharında Posof ve Koblıyan köylerini, aynı yılın yazında da Ahıska köylerini dolaştı. Bu seyahat esnasında Azgurlu Âşık Hicrânî'yle deyişti.
Zülâlî, Ahıska köylerinde dolaşırken Çise köyünde oralı âşıklardan birisini bağlayınca, Çiseliler, Zülâlî'nin sedefli sazını elinden alarak kovmuşlar. Zülâlî de Çisebağı'nda Molla Emin'in yanına gelmiş ve Çiseliler hakkında şu taşlamayı söylemiştir:
Gurbette bir köye uğradı yolum,
Hicrân kemendine atar Çiseli.
Biz gibi düşküne ederler zulüm,
Kimi aslan olmuş, tatar Çiseli.
Büyük küçük üstümüze geldiler,
Sedefli sazımı elden aldılar,
Melûl mahzun bizi yola saldılar,
Biz tek bir gedaya çatar Çiseli.
Katolikten azma anların katı,
Yahudi, Nasranî, hızandan kötü,
Uruset domuzu, Osmanlı iti,
Biri on düvele yeter Çiseli.
.....................
Poshof'a dönüşünde, gezdiği köylerde kimlere konak olduğunu ve nasıl karşılandığını, tamamını aşağıda verdiğimiz şu zincirleme destanla anlatmıştır[47]
Aşkın sürgünüyüm gurbet ellere,
Baykuş tek bağmana bara düşmüşüz;
Dahi turna gelmez bizim göllere,
Bağdad'ı cevlâna kâra düşmüşüz.
Zülâlî, 1892 yılı baharında Ermeni halk şâiri Kenziya'nın davetiyle Batum'a gitti. Kenziya hakkında Zülâlî'nin verdiği bilgilerden başka bir şey bilmiyoruz. Kendisinden yaşça büyük olan Kenziya, ona Küçük Kerem diye iltifatta bulunmuştur. İki âşık, Müslüman, Ermeni ve Rum dinleyiciler huzurunda çok anlamlı bir deyişme yaptılar. Bu deyişmede söylenen sözler, günümüzde birçok insana ibret olmalıdır:
Kenziya:
Bir anadan bir babadan gelmişiz,
Biz buna etmişiz imân Zülâlî.
Eğer böyle ise niçin olmuşuz,
Biz size, siz bize düşman Zülâlî?
Zülâlî:
Doğru söylediniz böyle emreder,
Zebur, Tevrat, İncil, Furkan Kenziya.
Din bir muammadır, kimdir halleder?
Buna yok terazi, mizân Kenziya.
Kenziya:
Cami, kiliseyi birleştirelim,
Bu halkı oraya yerleştirelim,
Allah Allah diye dilleştirelim,
Birdir, iki değil, Sübhân Zülâlî.
Zülâlî:
Der Zülâlî, İsa, Muhammed haktır,
Bu yollar doğrudur, şüphesi yoktur,
Din için dünyada savaşlar çoktur,
Ben de buna oldum hayran Kenziya.
1893 yılında bir iftiradan dolayı Ardahan hapishanesine düştü. Hapishaneden kaçarak sınırı geçip Bursa'ya geldi. Bursa ve İnegöl'de de birçok âşıkla karşılaştı.[48]
1894 yılında İstanbul'da medrese hocası olan ağabeyi Hasan Efendiyle İnegöl'de ramazan mollalığı yaptı. Ağabeyiyle birlikte İstanbul'a giderek Fatih'te altı ay medreseye devam etti. Aynı yılın sonbaharında Bursa'ya gelerek Çürüksulu Hasan Paşanın yardımıyla Ziraat Mektebine yazıldı.
1896 yılında Ziraat Mektebinin üçüncü sınıfında, bir hastalığa yakalanan şâir, hava değişimi raporuyla memleketine döndü. İstanbul ve Bursa gibi kültür merkezlerinde hem tahsil görerek hem de gezip dolaşarak kendini yetiştiren Zülâlî, memleketinin içinde bulunduğu sosyal şartların olumsuzluğuna çok üzülüyordu. Bir şeyler yapmak istiyordu. Bu şartlar altında yapılacak en önemli şeyin eğitim işiyle meşgul olmak gerektiğine karar verdi. Bu, okul yoluyla olabileceği gibi kendi meşgalesi olan âşıklıkla da olabilirdi.
Ardahan'da dolaşırken görüp aldığı bir gazete onun dikkatini çekmişti. Bu gazete, o zamanlar Kırım'ın Bahçesaray şehrinde İsmail Gaspıralı tarafından neşredilen Tercüman gazetesiydi.
Tercüman gazetesine bazı manzumelerini gönderdi. İlâve mektubunda da memleket halkının Rus yönetimi altında cahil kaldığından ve millî irfanın canlandırılması gerektiğinden bahsetti. O zamanlar İstanbul'dan Bakü ve Taşkent'e kadar bütün Türk dünyasında okunan bu gazetenin neşriyatı çok etkili oldu. Tiflis kadısı, Posof Beyine bir mektup yazarak Yusuf Efendiyi millî mekteplerde muallim olarak görevlendirmek istediğini bildirdi.
Bu davet üzerine Tiflis'e giden Yusuf Zülâlî, Azerbaycan'ın Şeki şehrinde öğretmenliğe başladı. Bu şehirde hem öğretmenlik yapıyor, hem de millî fikir ve duygularını yaymaya çalışıyordu. Bir yandan da Tercüman gazetesiyle bazı Azerbaycan gazetelerine muhabirlik yapıyordu. Zülâlî, Bakü'de ünlü zengin Zeynelabidin Tağıyef'in tertip ettiği muallim kongrelerine gidiyor, burada nutuklar söylüyor ve bizzat kendisiyle de görüşüyor.
Zülâlî, Türk çocukları için Bakü'de bastırılan Müslüman Çocuğun Kitabı adlı iki eserin hazırlanmasına yardım ediyor. Bunları, İstanbul'da Darüşşüfaka'da okumuş olan Ahıskalı Ömer Faik (Numanzade) ve Alâaddin Efendilerle iş birliği yaparak hazırlıyor.
Hatıralarında, Kafkasya'da tanıştığı aydınların fikirlerinden de etkilendiğini belirten Yusuf Zülâlî, şunları söylemektedir: "O günlerde bu havanın tesiriyle bir gazel yazdım. Sesi çok güzel olan bir çocuğa birçok toplantıda okuttum. Rus casusları beni yakalayacaklardı. Milleti ağlatan intibahname gazel şudur." diye bahsettiği manzumenin ilk beyti şöyledir:
Biz bu zulmetler içinden çıkarız bir gün olur!.
Şarka garba yıldırımlar çakarız bir gün olur!
Bu mısralardan anlaşılıyor ki Zülâlî, sadece sevgilisinin kaşına gözüne şiirler yazmış biri değil; modern edebiyatımızda Namık Kemal'in seslendirdiği vatan ve millet temasını halk şiirinde işlemiş, millî duyguları kuvvetli, aydın bir halk şâiridir.
Zülâlî'nin millî faaliyetini hoş karşılamayan zamanın Rus yönetimi, onu sudan bahanelerle tutuklamak istedi. Şartların kötüleştiğini anlayan şâir, 1904 yılında memleketi Posof'a döndü.
Aynı sene Kars, Ardahan ve Ahıska köylerini dolaşan Erzurumlu Âşık Sümmanî, Posof'a geldi. Zülâlî, birkaç gün boyunca bu ünlü âşıkla karşılaşmalar yaptı. Posoflular, ünlü Âşık Sümmanî'yi bir aziz misafir olarak ağırlayıp yolcu ettiler.
O zamanlar bölgede büyük bir nüfuzu olan Acaralı Beyler Hamşioğulları, Zülâlî'yi Hula'ya çağırarak kendi çocuklarına hususî muallimlik yapmasını istediler. İki sene bu görevde kaldıktan sonra tekrar Posof'a dönüp Duğur'daki medrese ve Rus mektebinde dersler vermeye başladı.
Duğur'daki öğretmenliği sırasında da millî faaliyetten geri durmadı. Hem öğrencileri arasında, hem görüştüğü kişiler arasında millî fikirlerini dile getirdi. Eşe dosta yazdığı mektuplarla dahi millî heyecanlarını dile getiren manzumeler gönderdi.
Azerbaycan'dan bir davet alıp tekrar Şeki'ye gittiyse de, şartların iyileşmediğini görüp geri döndü. Kars'ta bir cami mektebi açarak Türk çocuklarının eğitimi için gayret göstermek istiyordu. O günlerdeki duygularını dile getiren bir manzumesinde şu ifadelere yer vermişti:
Şu Kars'ta yok mu bir kimse bulunsun bu himayette
Neden bir dârül-emân yok kocaman bir vilâyette?
Bütün Ermeniler Rumlar okurlar Türkçe Rusçayı
Yazık değil mi Türk evlâdı kalsın her esarette...
.......
Yine Posoflu olup Kars'a yerleşmiş olan Arif Ağanın yardımıyla böyle bir okul açıldı. Zülâlî Kars'a giderek Osmanlı Konsolosluğu ile temasa geçti. Fakat Rusların sıkı takibi burada da kendini gösterdi. Bu baskı rejimi altında hiçbir şey yapamamanın ıstırabı içinde kıvranan şâir, artık buralarda yaşamanın imkânsız olduğunu görüyordu.
Zülâlî, bir şâir olarak, öğretmen, aydın ve bir halk önderi olarak, halkı için yapması gereken hiçbir şeyi yapamayınca hicret etmeye, Türkiye'ye gitmeye karar verdi. Zülâlî, 1911 yılı sonbaharında anne, baba ve ağabeyiyle göç ederek Afyon'un Sarıçayır köyüne yerleşti. Anne ve babası bu köyde vefat etti. Birkaç yıl köy öğretmenliği, ziraat memurluğu yaptı. Yunanlıların Afyon'u istilâsında çok sıkıntı çekti.
Zülâlî, bazı köylerde imamlık da yaptı. O bu görevi sırasında halis bir mümin olarak şahit olduğu bazı çarpıklıkları hicvetmekten çekinmemiştir.
Zülâlî, ayrıldıktan 20 sene sonra 1930 yılı baharında memleketini ziyaret etti. Artvin üzerinden gelen şâir, Posof ile Şavşat arasındaki Arsıyan Dağı'nı aşarken şiiriyet değeri fevkalâde yüksek olup edebiyat tarihine geçen koşmalar söylemiştir.
Arsıyan Dağı için söylediği deyişin bilhassa şu dörtlüğü çok güzeldir:
Zülâlî söylüyor senin hâllerin,
Bülbüller tercüme eder dillerin,
Yıldızlara doğru gider yolların,
Uzak değil asûmanın Arsıyan.
Memlekette altı ay kaldıktan sonra tekrar Afyon'a döndü. Bu sırada söylediği daha birçok içli deyişi bulunmaktadır.
Zülâlî'nin Afyon'daki hayatının çeşitli yönleri vardır. O hem tarımla uğraşmış, hem de eğitimle. Bu arada aydın çevrelerle ve çeşitli basın organlarıyla da ilgilenmiştir. O devrin en önemli mahalli basın organları Halkevi yayınlarıydı. Afyon Halkevi dergisi Taşpınar'ı çıkaran aydınlarla yakın münasebetleri bulunan şâir, Kars Halkevi dergisi Doğuş'u da yakından takip ediyordu.
1939 yılında ünlü Türkolog Fahrettin Kırzıoğlu'na hayatı, hatıraları, karşılaşmaları ve bütün şiirlerini göndermiştir. Defterler hâlinde gönderdiği malzemenin bilimsel bir metotla kitap olarak çıkmasını çok arzu ediyordu. Fakat bu arzusuna nail olamadan, 18 Aralık 1956 tarihinde Eskişehir'de kızı Cemile Hanımın yanında kalp krizinden hayata veda etmiş, Çifteler'de toprağa verilmiştir.
Âşık Zülâlî'nin kendi el yazısıyla doldurduğu defterler, mektuplar ve fotoğraflardan da yararlanarak hazırladığımız kitap, onun hayatı, eserleri, millî faaliyeti ve karşılaşmalarını ihtiva etmektedir.[49]
1.
1. Aşkın sürgünüyüm gurbet ellere,
Baykuş tek bağmana bara düşmüşüz.
Dahi turna gelmez bizim göllere,
Bağdad'ı cevlâna kâra düşmüşüz.
2. Çare yok Bağdad'ta Poshof'a geldim,
Genç iken başımı figana saldım,
Varhana'da elli dört saat kaldım,
Onlar kadir bilmez hâra düşmüşüz.
3. Hâr da mihnet eder bülbüle bağa,
Hunemis'te eydir Muharrem Ağa,
Mere'de İslâmlık varmıştır çoğa,
Fikirleri hak dildâre düşmüşüz.
4. Dildâre zikr için ederler keder,
Sanhluya'da Mevlüd Ağa hanedar,
Şakir Usta beğdir vasfı bu kadar,
Onlar gibi huluskâra düşmüşüz.
5. Hulûsten sevdiler o şahlar beni,
Ohtel'de seyrettim yolu erkânı,
Al'a vardım ehlidiller mekânı,
Musto Ağa ihtiyara düşmüşüz.
6. İhtiyar rumuzdan söyler hazlanır,
Sagre'de ciğerim yanar közlenir,
Her birisi bir otağda gizlenir,
Çoğu âşık kahr-i şere düşmüşüz.
7. Kahri-şer bu aşı kaynar içerler,
Yaz olanda orman dağa kaçarlar,
Kimi aslan olmuş pıhar açarlar,
Kimi cellat zulümkâra düşmüşüz.
8. Zulümkâr kimisi düşer kemende,
Dursun Beğefendi yesirdir anda,
Yeniköy'de kaldık şöhret ü şanda,
Hasan ağa pîr pedere düşmüşüz.
9. Pîr peder misali nasihat aldık,
Cancak'ta bir gece eğlendik kaldık,
Arile'de cevr ü cefaya daldık,
Meclisi çok bir efkâra düşmüşüz.
10. Meclisinde bir efkâr aldı beni,
Abduloğlu âşık dervişler kânı,
Altun Ağa meğer canların canı,
Dili süsen gül bahara düşmüşüz.
11. Baharda açılan gülü destedir,
Cağısman yâranı pek hevestedir,
Caral'ın beğleri gayet ye'stedir,
Gâh ağlar gâh giriftâra düşmüşüz.
12. Giriftâr olmuşlar onlar bir işe,
Sarraftır vururlar altunu taşa,
Cilvana'da vardır Haşim Beğ Paşa,
Sözü mercan inci zere düşmüşüz.
13. İnci zer artıktır nec'olur hâlim,
Cuvantel köyüne uğradı yolum,
Her giden âşığa ederler zulüm,
Çaldılar başımı bîçare düşmüşüz.
14. Bîçare gelince verirler âhı,
Kimi zühdü bilmez kimi Allah'ı,
Kimisi azdırmış imanı râhı,
Bu fiilden her bed şerre düşmüşüz.
15. Bed şerdir işleri anlamaz ahtı,
Gergisüben erkân yol almış zati,
Petoban'da eylediler rağbeti,
Şuvashal'da itibara düşmüşüz.
16. İtibar eyledi Şah Mehmet Hani,
Satlel'de tipi kar bend etti beni,
Erim'de satmışım gevheri kâni,
Hona'da bahşiş on pare düşmüşüz.
17. On para verirler sîm ü zer hası,
Çise'nin milleti olmuştur âsi,
Ne güzeldir Zarbasuban mehlesi,
Lelivan'da derd ü kahre düşmüşüz.
18. Derd ile kahra biz kıldık intizâr,
Hüsen Ağa dursun onda sad hezar,
Vardık Çisebağı'na kıldık nazar,
Molla Emin şah hünkâra düşmüşüz.
19. Şah hünkâra lâyık selsebîl kâfi,
Haddeden çekilmiş mücevher sâfi,
Cevahir madeni altun sarrafi,
Bağ içinde hayva nara düşmüşüz.
20. Hayva nar bağında meyli gülzâde,
Zanav'ın yâranı can eyler feda,
Bolacur'da Hasan Ağa şehzade,
Mürüvvet sahibi ere düşmüşüz.
21. Mürüvvet eyledi gayet o gece,
Entel'de var Hazık Efendi hoca,
Mürşidden ders okur pîrinden hece,
Gevher-kânı mücevhere düşmüşüz.
22. Gevher-kâna vardık mücevher taşa,
Döndü kısmetimiz Poshof'a aşa,
Badele'de şahtır İskender Paşa,
Şeyhülislâm seraskere düşmüşüz.
23. Şeyhülislâmdır hem serasker başı,
Dursun Beğefendi onun kardaşı,
Behçet Beğe lâyık mücevher taşı,
Bahr içinde ol tek dürre düşmüşüz.
24. Dürdâne katında dersin hazırı,
Ahmed Beğ Paşanın yoktur naziri,
Şakir Beğefendi şahlar veziri,[50]
Bâb- hünkâr ol ummâna düşmüşüz,
25. Âh u zâr bâbına yeten eğledir,
Hicrin kemendini atan eğledir,
Zülâlî'yi ancak vatan eğledir,
Aşk ucundan âh u zâra düşmüşüz.
2.
Biz bu zulmetler içinden çıkarız bir gün olur;
Şarka garba yıldırımlar çakarız bir gün olur.
Kara bulutlar içinden parlayıp şimşek atar,
Gök gürler, dolular yağar; bakarız bir gün olur.
Kafkas, Buhara, Kırım'dan çevrilen hisarları,
Vurur millî külünk ile yıkarız bir gün olur.
Türkistan'ın güneşinden alırız bir kıvılcım;
Cehennem olur cihanı yakarız bir gün olur.
Anadol'dan Hindistan'a geçeriz Temür gibi,
Himalaya dağlarını çalkarız bir gün olur.
Dağıstan, Kırım, Kazan'ı; İran, Turan, Kaşgar'ı,
İttihadın zinciriyle sıkarız bir gün olur.
Bizi boğmak için yurda akan acı selleri,
Dinimizin kuvvetiyle tıkarız bir gün olur.
Türk doğarız, Türk gezeriz, Türk yaşarız dünyada;
Devrilen Moskof elinden çıkarız bir gün olur.
Der Zülâlî, Volga, Tuna, Ceyhun, Araslar gibi
Tuğyan eder deryalara akarız bir gün olur.
1904-Şeki
3.
Livana'dan aştım Şavşat dağına,
Allah'ın lûtfundan ihsan göründü.
Sanarsın ki düştüm cennet bağına,
İnsanları huri gılman göründü.
Sevgim kaldı vatan gazilerinde,
Hasretim var idi bazılarında,
Bu dersin manevî yazılarında,
"Hubbü'l-vatan min-el-iman" göründü.[51]
Ben vatana ağlar idim ıraktan,
Gördüm de kurtuldum gamdan firaktan,
Gözümüz açıldı kudreti Hak'tan,
Güzel Çıldır, Kars, Ardahan göründü.
Hicrân köprüsünden geçti ordumuz,
Kalmadı kasavet asla derdimiz,
Poshof mekânımız Suskap yurdumuz,
Her taşı cevherden vatan göründü.
Gönül der Zülâlî vatana yeriş,
Dostlar ahvalinden suval et soruş,
Ellere yaz gelmiş, bunda neden kış,
Yaylaları karlı duman göründü.
4.
Bugün gam kasavet başa derildi,
Ne ağlarsın ey bîçara dediler.
Gelene gidene murat verildi,
Sen yazıldın zulümkâra dediler.
Dedim bir güzelin ettiklerini,
Gözlerimden kan yaş döktüklerini,
Verdim cânanımın mektuplarını,
Okudular bahtın kara dediler.
Mürüvvet diledim arz ettim hâli,
Ağladım sızladım Mecnun misâli,
Niçin meyil verdin behey Zülâlî,
Böyle bir vefasız yâra dediler.
ÂŞIK ZÜLÂLÎ'Yİ ANARKEN
Bugün gam kasavet başa derildi,
Ne ağlarsın ey bîçara dediler;
Gelene gidene murat verildi,
Sen yazıldın zulümkâra dediler.
Zülâlî
Eski âşıklardan kimse kalmadı,
Yusuf Zülâlî'yi ara dediler;
Mızrap yok, tel kırık, sazlar çalmadı,
Er sözü çekilmiş dâra dediler.
Türkeli'nin bir ucunda göz açmış,
Hayatın her sayfasından söz açmış,
Âşıklara serdar olmuş, iz açmış,
Sor onu kopuza, tar'a dediler.
Feryadî meclise gelmiş, el vermiş,
Düşünde gördüğü güzel dil vermiş,
Âşık olmuş, bir dilbere gül vermiş,
Düşmüş sonsuz âh u zâra dediler.
İrfan meclisinde ser-sühan olmuş,
Ahıska, Batum'da rakibi bulmuş,
Artvin köylerinde hülyaya dalmış,
Yüz çevirmiş kisb ü kâra dediler.
İstanbul'dan almış gevheri kânı,
Satmak için gezmiş Şeki Şirvan'ı,
Afyon rüzgârından sormuş vatanı,
Eyvah düşmüş bir kenara dediler.
Ey Zülâlî, Yusuf sensin, Kerem sen,
Memleket yelidir semanda esen,
"Neden kabri yâd ellerde?" derdim ben,
Bu hicran, gönülde yara dediler.
Yunus evlâdının kalbi kanıyor,
Her mısranda türlü hasret yanıyor,
Sevenlerin gelmiş seni anıyor,
Bir diyardan bir diyara dediler.
Yunus ZEYREK
Zülâlî, Büyük Osmanlı Devleti'nin en doğu ucunda, ücra bir yer olan Posof'un Suskap (şimdi Aşıkzülali) köyünde dünyaya gelmiştir.
O zamanlar Posof, Ahıska vilâyetine bağlı bir sancaktı. 1828 Osmanlı-Rus savaşını müteakip Ahıska Ruslara bırakılınca, eyalet merkezi Oltu'ya taşındı. Tanzimat'tan sonra eyalet sistemi kaldırıldı, vilâyetler kuruldu. Bu sırada Posof, Erzurum vilâyetinin Oltu Sancağına bağlı Ardahan kazasının bir nahiyesiydi. Ahıska vilâyetinden olan Zülâlî, aynı zamanda bir Erzurumlu olarak dünyaya gelmişti denilebilir. Bugün Oltu, Erzurum'a bağlı, Posof da Ardahan iline bağlı birer ilçedir.
1873 yılı baharında dünyaya gelen Zülâlî, 1878 yılında, henüz çocukluk çağındayken küçücük dünyasında yeni bir Rus fırtınasının fecî saldırısını hissetti. Zira halkımızın 93 Harbi dediği büyük savaş başlamıştı. Uzun zamandan beri topyekün bir taarruza hazırlanan Rus sürüleri karşısında Osmanlı Devleti zayıf düşmüştü. Rumeli'den ve Kafkas cephesinden saldıran Ruslar, batıda İstanbul önlerine, doğuda Erzurum'a kadar ilerlediler.
3 Mart 1878 tarihli Yeşilköy Antlaşması'yla sona eren savaş, Zülâlî'nin memleketini anavatandan ayırmıştı. Şimdi, Ahıska'dan sonra Kars, Ardahan ve Artvin dahil Batum da Ruslara verilmişti.
Esaret hayatını kabul edemeyen halk, göç etmeye başladı. Bölgeyi Ruslaştırmak isteyen Rus yönetimi de bu göçleri teşvik ediyordu.
Müstemleke idaresinin ağır şartları altında büyüyen Yusuf Zülâlî, yedi yaşında köy medresesine gönderildi. Burada okuma, yazma ve hesap öğrendi; Kur'anı hatim etti. Yine bu çağlarda ünlü halk şâirleri Âşık Garip, Kerem, Ömer, Dertli ve Şah İsmail'in hikâye ve şiirlerini okudu.
Zülâlî, okuduklarının da etkisinde kalarak 11-13 yaşlarında ilk aşk ve ilk âşıklık rüyasıyla şiir denemeleri yaptı. 1888 yılında on altı yaşında iken kendisini bir âşık olarak gördü ve ilk deyişmesini, saz çalmayan, şiirlerini değnek tutarak söyleyen Sinsatip-Yolağzı köyünden Âşık Sıdkî'yle yaptı.
Sıdkî'yle yaptığı karşılaşma onun cesaretini daha da artırdı ve aynı yılın sonbaharında Ulgar yaylasında Ahıskalı Musevî Türk halk şâiri Ahdarî'yle deyişti. Çıldır'ın Suhara köyüne giderek ünlü Âşık Şenlik'le uzun soluklu bir deyişme yaptı. Üstadım Şenlik dediği yaşça da kendisinden büyük olan âşıkla dostça ayrıldı. Dönüşte Damal'da Âşık Seyhatî'yle deyişti.
1890 yılında çırağı İskender'i de yanına alıp Posof ve Ahıska köylerini dolaşarak âşıklık etti. Aynı yılın sonbaharında Batum'da ünlü Âşık Kararî'yle deyişti. Yine bu sene Şavşatlı Pambuk Hanımla evlendi.
Batum, Ahıska, Ardahan, Artvin, Ardanuç ve Yusufeli gibi yakın çevrelerde gezip dolaşarak birçok âşıkla karşılaştı, âşıklık kudretini gösterdi, büyük bir şöhret kazandı.
Zülâlî, çırağı Varhanalı Abbas'la birlikte, 1891 baharında Posof ve Koblıyan köylerini, aynı yılın yazında da Ahıska köylerini dolaştı. Bu seyahat esnasında Azgurlu Âşık Hicrânî'yle deyişti.
Zülâlî, Ahıska köylerinde dolaşırken Çise köyünde oralı âşıklardan birisini bağlayınca, Çiseliler, Zülâlî'nin sedefli sazını elinden alarak kovmuşlar. Zülâlî de Çisebağı'nda Molla Emin'in yanına gelmiş ve Çiseliler hakkında şu taşlamayı söylemiştir:
Gurbette bir köye uğradı yolum,
Hicrân kemendine atar Çiseli.
Biz gibi düşküne ederler zulüm,
Kimi aslan olmuş, tatar Çiseli.
Büyük küçük üstümüze geldiler,
Sedefli sazımı elden aldılar,
Melûl mahzun bizi yola saldılar,
Biz tek bir gedaya çatar Çiseli.
Katolikten azma anların katı,
Yahudi, Nasranî, hızandan kötü,
Uruset domuzu, Osmanlı iti,
Biri on düvele yeter Çiseli.
.....................
Poshof'a dönüşünde, gezdiği köylerde kimlere konak olduğunu ve nasıl karşılandığını, tamamını aşağıda verdiğimiz şu zincirleme destanla anlatmıştır[47]
Aşkın sürgünüyüm gurbet ellere,
Baykuş tek bağmana bara düşmüşüz;
Dahi turna gelmez bizim göllere,
Bağdad'ı cevlâna kâra düşmüşüz.
Zülâlî, 1892 yılı baharında Ermeni halk şâiri Kenziya'nın davetiyle Batum'a gitti. Kenziya hakkında Zülâlî'nin verdiği bilgilerden başka bir şey bilmiyoruz. Kendisinden yaşça büyük olan Kenziya, ona Küçük Kerem diye iltifatta bulunmuştur. İki âşık, Müslüman, Ermeni ve Rum dinleyiciler huzurunda çok anlamlı bir deyişme yaptılar. Bu deyişmede söylenen sözler, günümüzde birçok insana ibret olmalıdır:
Kenziya:
Bir anadan bir babadan gelmişiz,
Biz buna etmişiz imân Zülâlî.
Eğer böyle ise niçin olmuşuz,
Biz size, siz bize düşman Zülâlî?
Zülâlî:
Doğru söylediniz böyle emreder,
Zebur, Tevrat, İncil, Furkan Kenziya.
Din bir muammadır, kimdir halleder?
Buna yok terazi, mizân Kenziya.
Kenziya:
Cami, kiliseyi birleştirelim,
Bu halkı oraya yerleştirelim,
Allah Allah diye dilleştirelim,
Birdir, iki değil, Sübhân Zülâlî.
Zülâlî:
Der Zülâlî, İsa, Muhammed haktır,
Bu yollar doğrudur, şüphesi yoktur,
Din için dünyada savaşlar çoktur,
Ben de buna oldum hayran Kenziya.
1893 yılında bir iftiradan dolayı Ardahan hapishanesine düştü. Hapishaneden kaçarak sınırı geçip Bursa'ya geldi. Bursa ve İnegöl'de de birçok âşıkla karşılaştı.[48]
1894 yılında İstanbul'da medrese hocası olan ağabeyi Hasan Efendiyle İnegöl'de ramazan mollalığı yaptı. Ağabeyiyle birlikte İstanbul'a giderek Fatih'te altı ay medreseye devam etti. Aynı yılın sonbaharında Bursa'ya gelerek Çürüksulu Hasan Paşanın yardımıyla Ziraat Mektebine yazıldı.
1896 yılında Ziraat Mektebinin üçüncü sınıfında, bir hastalığa yakalanan şâir, hava değişimi raporuyla memleketine döndü. İstanbul ve Bursa gibi kültür merkezlerinde hem tahsil görerek hem de gezip dolaşarak kendini yetiştiren Zülâlî, memleketinin içinde bulunduğu sosyal şartların olumsuzluğuna çok üzülüyordu. Bir şeyler yapmak istiyordu. Bu şartlar altında yapılacak en önemli şeyin eğitim işiyle meşgul olmak gerektiğine karar verdi. Bu, okul yoluyla olabileceği gibi kendi meşgalesi olan âşıklıkla da olabilirdi.
Ardahan'da dolaşırken görüp aldığı bir gazete onun dikkatini çekmişti. Bu gazete, o zamanlar Kırım'ın Bahçesaray şehrinde İsmail Gaspıralı tarafından neşredilen Tercüman gazetesiydi.
Tercüman gazetesine bazı manzumelerini gönderdi. İlâve mektubunda da memleket halkının Rus yönetimi altında cahil kaldığından ve millî irfanın canlandırılması gerektiğinden bahsetti. O zamanlar İstanbul'dan Bakü ve Taşkent'e kadar bütün Türk dünyasında okunan bu gazetenin neşriyatı çok etkili oldu. Tiflis kadısı, Posof Beyine bir mektup yazarak Yusuf Efendiyi millî mekteplerde muallim olarak görevlendirmek istediğini bildirdi.
Bu davet üzerine Tiflis'e giden Yusuf Zülâlî, Azerbaycan'ın Şeki şehrinde öğretmenliğe başladı. Bu şehirde hem öğretmenlik yapıyor, hem de millî fikir ve duygularını yaymaya çalışıyordu. Bir yandan da Tercüman gazetesiyle bazı Azerbaycan gazetelerine muhabirlik yapıyordu. Zülâlî, Bakü'de ünlü zengin Zeynelabidin Tağıyef'in tertip ettiği muallim kongrelerine gidiyor, burada nutuklar söylüyor ve bizzat kendisiyle de görüşüyor.
Zülâlî, Türk çocukları için Bakü'de bastırılan Müslüman Çocuğun Kitabı adlı iki eserin hazırlanmasına yardım ediyor. Bunları, İstanbul'da Darüşşüfaka'da okumuş olan Ahıskalı Ömer Faik (Numanzade) ve Alâaddin Efendilerle iş birliği yaparak hazırlıyor.
Hatıralarında, Kafkasya'da tanıştığı aydınların fikirlerinden de etkilendiğini belirten Yusuf Zülâlî, şunları söylemektedir: "O günlerde bu havanın tesiriyle bir gazel yazdım. Sesi çok güzel olan bir çocuğa birçok toplantıda okuttum. Rus casusları beni yakalayacaklardı. Milleti ağlatan intibahname gazel şudur." diye bahsettiği manzumenin ilk beyti şöyledir:
Biz bu zulmetler içinden çıkarız bir gün olur!.
Şarka garba yıldırımlar çakarız bir gün olur!
Bu mısralardan anlaşılıyor ki Zülâlî, sadece sevgilisinin kaşına gözüne şiirler yazmış biri değil; modern edebiyatımızda Namık Kemal'in seslendirdiği vatan ve millet temasını halk şiirinde işlemiş, millî duyguları kuvvetli, aydın bir halk şâiridir.
Zülâlî'nin millî faaliyetini hoş karşılamayan zamanın Rus yönetimi, onu sudan bahanelerle tutuklamak istedi. Şartların kötüleştiğini anlayan şâir, 1904 yılında memleketi Posof'a döndü.
Aynı sene Kars, Ardahan ve Ahıska köylerini dolaşan Erzurumlu Âşık Sümmanî, Posof'a geldi. Zülâlî, birkaç gün boyunca bu ünlü âşıkla karşılaşmalar yaptı. Posoflular, ünlü Âşık Sümmanî'yi bir aziz misafir olarak ağırlayıp yolcu ettiler.
O zamanlar bölgede büyük bir nüfuzu olan Acaralı Beyler Hamşioğulları, Zülâlî'yi Hula'ya çağırarak kendi çocuklarına hususî muallimlik yapmasını istediler. İki sene bu görevde kaldıktan sonra tekrar Posof'a dönüp Duğur'daki medrese ve Rus mektebinde dersler vermeye başladı.
Duğur'daki öğretmenliği sırasında da millî faaliyetten geri durmadı. Hem öğrencileri arasında, hem görüştüğü kişiler arasında millî fikirlerini dile getirdi. Eşe dosta yazdığı mektuplarla dahi millî heyecanlarını dile getiren manzumeler gönderdi.
Azerbaycan'dan bir davet alıp tekrar Şeki'ye gittiyse de, şartların iyileşmediğini görüp geri döndü. Kars'ta bir cami mektebi açarak Türk çocuklarının eğitimi için gayret göstermek istiyordu. O günlerdeki duygularını dile getiren bir manzumesinde şu ifadelere yer vermişti:
Şu Kars'ta yok mu bir kimse bulunsun bu himayette
Neden bir dârül-emân yok kocaman bir vilâyette?
Bütün Ermeniler Rumlar okurlar Türkçe Rusçayı
Yazık değil mi Türk evlâdı kalsın her esarette...
.......
Yine Posoflu olup Kars'a yerleşmiş olan Arif Ağanın yardımıyla böyle bir okul açıldı. Zülâlî Kars'a giderek Osmanlı Konsolosluğu ile temasa geçti. Fakat Rusların sıkı takibi burada da kendini gösterdi. Bu baskı rejimi altında hiçbir şey yapamamanın ıstırabı içinde kıvranan şâir, artık buralarda yaşamanın imkânsız olduğunu görüyordu.
Zülâlî, bir şâir olarak, öğretmen, aydın ve bir halk önderi olarak, halkı için yapması gereken hiçbir şeyi yapamayınca hicret etmeye, Türkiye'ye gitmeye karar verdi. Zülâlî, 1911 yılı sonbaharında anne, baba ve ağabeyiyle göç ederek Afyon'un Sarıçayır köyüne yerleşti. Anne ve babası bu köyde vefat etti. Birkaç yıl köy öğretmenliği, ziraat memurluğu yaptı. Yunanlıların Afyon'u istilâsında çok sıkıntı çekti.
Zülâlî, bazı köylerde imamlık da yaptı. O bu görevi sırasında halis bir mümin olarak şahit olduğu bazı çarpıklıkları hicvetmekten çekinmemiştir.
Zülâlî, ayrıldıktan 20 sene sonra 1930 yılı baharında memleketini ziyaret etti. Artvin üzerinden gelen şâir, Posof ile Şavşat arasındaki Arsıyan Dağı'nı aşarken şiiriyet değeri fevkalâde yüksek olup edebiyat tarihine geçen koşmalar söylemiştir.
Arsıyan Dağı için söylediği deyişin bilhassa şu dörtlüğü çok güzeldir:
Zülâlî söylüyor senin hâllerin,
Bülbüller tercüme eder dillerin,
Yıldızlara doğru gider yolların,
Uzak değil asûmanın Arsıyan.
Memlekette altı ay kaldıktan sonra tekrar Afyon'a döndü. Bu sırada söylediği daha birçok içli deyişi bulunmaktadır.
Zülâlî'nin Afyon'daki hayatının çeşitli yönleri vardır. O hem tarımla uğraşmış, hem de eğitimle. Bu arada aydın çevrelerle ve çeşitli basın organlarıyla da ilgilenmiştir. O devrin en önemli mahalli basın organları Halkevi yayınlarıydı. Afyon Halkevi dergisi Taşpınar'ı çıkaran aydınlarla yakın münasebetleri bulunan şâir, Kars Halkevi dergisi Doğuş'u da yakından takip ediyordu.
1939 yılında ünlü Türkolog Fahrettin Kırzıoğlu'na hayatı, hatıraları, karşılaşmaları ve bütün şiirlerini göndermiştir. Defterler hâlinde gönderdiği malzemenin bilimsel bir metotla kitap olarak çıkmasını çok arzu ediyordu. Fakat bu arzusuna nail olamadan, 18 Aralık 1956 tarihinde Eskişehir'de kızı Cemile Hanımın yanında kalp krizinden hayata veda etmiş, Çifteler'de toprağa verilmiştir.
Âşık Zülâlî'nin kendi el yazısıyla doldurduğu defterler, mektuplar ve fotoğraflardan da yararlanarak hazırladığımız kitap, onun hayatı, eserleri, millî faaliyeti ve karşılaşmalarını ihtiva etmektedir.[49]
1.
1. Aşkın sürgünüyüm gurbet ellere,
Baykuş tek bağmana bara düşmüşüz.
Dahi turna gelmez bizim göllere,
Bağdad'ı cevlâna kâra düşmüşüz.
2. Çare yok Bağdad'ta Poshof'a geldim,
Genç iken başımı figana saldım,
Varhana'da elli dört saat kaldım,
Onlar kadir bilmez hâra düşmüşüz.
3. Hâr da mihnet eder bülbüle bağa,
Hunemis'te eydir Muharrem Ağa,
Mere'de İslâmlık varmıştır çoğa,
Fikirleri hak dildâre düşmüşüz.
4. Dildâre zikr için ederler keder,
Sanhluya'da Mevlüd Ağa hanedar,
Şakir Usta beğdir vasfı bu kadar,
Onlar gibi huluskâra düşmüşüz.
5. Hulûsten sevdiler o şahlar beni,
Ohtel'de seyrettim yolu erkânı,
Al'a vardım ehlidiller mekânı,
Musto Ağa ihtiyara düşmüşüz.
6. İhtiyar rumuzdan söyler hazlanır,
Sagre'de ciğerim yanar közlenir,
Her birisi bir otağda gizlenir,
Çoğu âşık kahr-i şere düşmüşüz.
7. Kahri-şer bu aşı kaynar içerler,
Yaz olanda orman dağa kaçarlar,
Kimi aslan olmuş pıhar açarlar,
Kimi cellat zulümkâra düşmüşüz.
8. Zulümkâr kimisi düşer kemende,
Dursun Beğefendi yesirdir anda,
Yeniköy'de kaldık şöhret ü şanda,
Hasan ağa pîr pedere düşmüşüz.
9. Pîr peder misali nasihat aldık,
Cancak'ta bir gece eğlendik kaldık,
Arile'de cevr ü cefaya daldık,
Meclisi çok bir efkâra düşmüşüz.
10. Meclisinde bir efkâr aldı beni,
Abduloğlu âşık dervişler kânı,
Altun Ağa meğer canların canı,
Dili süsen gül bahara düşmüşüz.
11. Baharda açılan gülü destedir,
Cağısman yâranı pek hevestedir,
Caral'ın beğleri gayet ye'stedir,
Gâh ağlar gâh giriftâra düşmüşüz.
12. Giriftâr olmuşlar onlar bir işe,
Sarraftır vururlar altunu taşa,
Cilvana'da vardır Haşim Beğ Paşa,
Sözü mercan inci zere düşmüşüz.
13. İnci zer artıktır nec'olur hâlim,
Cuvantel köyüne uğradı yolum,
Her giden âşığa ederler zulüm,
Çaldılar başımı bîçare düşmüşüz.
14. Bîçare gelince verirler âhı,
Kimi zühdü bilmez kimi Allah'ı,
Kimisi azdırmış imanı râhı,
Bu fiilden her bed şerre düşmüşüz.
15. Bed şerdir işleri anlamaz ahtı,
Gergisüben erkân yol almış zati,
Petoban'da eylediler rağbeti,
Şuvashal'da itibara düşmüşüz.
16. İtibar eyledi Şah Mehmet Hani,
Satlel'de tipi kar bend etti beni,
Erim'de satmışım gevheri kâni,
Hona'da bahşiş on pare düşmüşüz.
17. On para verirler sîm ü zer hası,
Çise'nin milleti olmuştur âsi,
Ne güzeldir Zarbasuban mehlesi,
Lelivan'da derd ü kahre düşmüşüz.
18. Derd ile kahra biz kıldık intizâr,
Hüsen Ağa dursun onda sad hezar,
Vardık Çisebağı'na kıldık nazar,
Molla Emin şah hünkâra düşmüşüz.
19. Şah hünkâra lâyık selsebîl kâfi,
Haddeden çekilmiş mücevher sâfi,
Cevahir madeni altun sarrafi,
Bağ içinde hayva nara düşmüşüz.
20. Hayva nar bağında meyli gülzâde,
Zanav'ın yâranı can eyler feda,
Bolacur'da Hasan Ağa şehzade,
Mürüvvet sahibi ere düşmüşüz.
21. Mürüvvet eyledi gayet o gece,
Entel'de var Hazık Efendi hoca,
Mürşidden ders okur pîrinden hece,
Gevher-kânı mücevhere düşmüşüz.
22. Gevher-kâna vardık mücevher taşa,
Döndü kısmetimiz Poshof'a aşa,
Badele'de şahtır İskender Paşa,
Şeyhülislâm seraskere düşmüşüz.
23. Şeyhülislâmdır hem serasker başı,
Dursun Beğefendi onun kardaşı,
Behçet Beğe lâyık mücevher taşı,
Bahr içinde ol tek dürre düşmüşüz.
24. Dürdâne katında dersin hazırı,
Ahmed Beğ Paşanın yoktur naziri,
Şakir Beğefendi şahlar veziri,[50]
Bâb- hünkâr ol ummâna düşmüşüz,
25. Âh u zâr bâbına yeten eğledir,
Hicrin kemendini atan eğledir,
Zülâlî'yi ancak vatan eğledir,
Aşk ucundan âh u zâra düşmüşüz.
2.
Biz bu zulmetler içinden çıkarız bir gün olur;
Şarka garba yıldırımlar çakarız bir gün olur.
Kara bulutlar içinden parlayıp şimşek atar,
Gök gürler, dolular yağar; bakarız bir gün olur.
Kafkas, Buhara, Kırım'dan çevrilen hisarları,
Vurur millî külünk ile yıkarız bir gün olur.
Türkistan'ın güneşinden alırız bir kıvılcım;
Cehennem olur cihanı yakarız bir gün olur.
Anadol'dan Hindistan'a geçeriz Temür gibi,
Himalaya dağlarını çalkarız bir gün olur.
Dağıstan, Kırım, Kazan'ı; İran, Turan, Kaşgar'ı,
İttihadın zinciriyle sıkarız bir gün olur.
Bizi boğmak için yurda akan acı selleri,
Dinimizin kuvvetiyle tıkarız bir gün olur.
Türk doğarız, Türk gezeriz, Türk yaşarız dünyada;
Devrilen Moskof elinden çıkarız bir gün olur.
Der Zülâlî, Volga, Tuna, Ceyhun, Araslar gibi
Tuğyan eder deryalara akarız bir gün olur.
1904-Şeki
3.
Livana'dan aştım Şavşat dağına,
Allah'ın lûtfundan ihsan göründü.
Sanarsın ki düştüm cennet bağına,
İnsanları huri gılman göründü.
Sevgim kaldı vatan gazilerinde,
Hasretim var idi bazılarında,
Bu dersin manevî yazılarında,
"Hubbü'l-vatan min-el-iman" göründü.[51]
Ben vatana ağlar idim ıraktan,
Gördüm de kurtuldum gamdan firaktan,
Gözümüz açıldı kudreti Hak'tan,
Güzel Çıldır, Kars, Ardahan göründü.
Hicrân köprüsünden geçti ordumuz,
Kalmadı kasavet asla derdimiz,
Poshof mekânımız Suskap yurdumuz,
Her taşı cevherden vatan göründü.
Gönül der Zülâlî vatana yeriş,
Dostlar ahvalinden suval et soruş,
Ellere yaz gelmiş, bunda neden kış,
Yaylaları karlı duman göründü.
4.
Bugün gam kasavet başa derildi,
Ne ağlarsın ey bîçara dediler.
Gelene gidene murat verildi,
Sen yazıldın zulümkâra dediler.
Dedim bir güzelin ettiklerini,
Gözlerimden kan yaş döktüklerini,
Verdim cânanımın mektuplarını,
Okudular bahtın kara dediler.
Mürüvvet diledim arz ettim hâli,
Ağladım sızladım Mecnun misâli,
Niçin meyil verdin behey Zülâlî,
Böyle bir vefasız yâra dediler.
ÂŞIK ZÜLÂLÎ'Yİ ANARKEN
Bugün gam kasavet başa derildi,
Ne ağlarsın ey bîçara dediler;
Gelene gidene murat verildi,
Sen yazıldın zulümkâra dediler.
Zülâlî
Eski âşıklardan kimse kalmadı,
Yusuf Zülâlî'yi ara dediler;
Mızrap yok, tel kırık, sazlar çalmadı,
Er sözü çekilmiş dâra dediler.
Türkeli'nin bir ucunda göz açmış,
Hayatın her sayfasından söz açmış,
Âşıklara serdar olmuş, iz açmış,
Sor onu kopuza, tar'a dediler.
Feryadî meclise gelmiş, el vermiş,
Düşünde gördüğü güzel dil vermiş,
Âşık olmuş, bir dilbere gül vermiş,
Düşmüş sonsuz âh u zâra dediler.
İrfan meclisinde ser-sühan olmuş,
Ahıska, Batum'da rakibi bulmuş,
Artvin köylerinde hülyaya dalmış,
Yüz çevirmiş kisb ü kâra dediler.
İstanbul'dan almış gevheri kânı,
Satmak için gezmiş Şeki Şirvan'ı,
Afyon rüzgârından sormuş vatanı,
Eyvah düşmüş bir kenara dediler.
Ey Zülâlî, Yusuf sensin, Kerem sen,
Memleket yelidir semanda esen,
"Neden kabri yâd ellerde?" derdim ben,
Bu hicran, gönülde yara dediler.
Yunus evlâdının kalbi kanıyor,
Her mısranda türlü hasret yanıyor,
Sevenlerin gelmiş seni anıyor,
Bir diyardan bir diyara dediler.
Yunus ZEYREK
